Çeviride “tanrı” denir mi, allahaşkına?

-Yahut-

“Biz Ayrı Aksiyomların İnsanıyız”[1] 

 

Nereden çıktı bu saçma sapan soru şimdi, demeyin… tersi (“Çeviride ‘Allah’ denir mi?”) “çeviriyi meslek edinmiş” kişiler arasında pek popüler bir soruymuş! Bu sorulardan ikincisinde retorik yan, ilkinde ise “tecessüs” ağır basıyor – yani ikincisi “Denmez,” cevabının verileceği, ilkiyse “Neden denmesin ki?” sorusunun sorulacağı beklentisiyle soruluyor.

Çeviriyi veya çeviri çalışmalarını meslek edinenlerin bir kısmının, yaptıkları işin teorisine dair fiyakalı metaforları vardır. “İhanet ve güzellik” üzerinden gideni en meşhurudur. Bir de mimariyle ilgili bir tanesi varmış: Pizza kulesini İstanbul’un göbeğine dikmek üzerinden gideni. Pisa kulesini İstanbul’un göbeğine yerleştirip “doğru yerde durduğuna ikna etmek” gibiymiş çeviri. “Doğru yerde durduğuna ikna etmek”i ben “yerini yadırga(t)mamak” olarak tercüme ediyorum “bireydil”ime… Yani mimarların (işlerinden pek anlamam ya, neyse) tasarladıkları binanın çevresiyle uyumlu olmasına gösterdikleri özen diye yorumlayabiliriz, metaforun peşini bırakmazsak. Geçtiğimiz yüzyıllarda Haliç’e köprü tasarlayan Batılı mimarların köprüyü taşıyan kulelere kondurdukları kubbeler geliyor aklıma hemen… Acaba İstanbul’un göbeğine bir Pisa kulesi yapmayı tasarlasaydılar tepesine bir kubbe, hatta neden olmasın, bir de alem kondururlar mıydı? (Aslında konduran kondurmuş konduracağını, biz ne desek boş...) Peki yine Pisa kulesi olur muydu o tasarı? Yoksa “İstanbul’da bir Pisa kulesi” mi olurdu? Peki “İstanbul’daki Pisa kulesi”nin Pisa’daki ya da Manhattan’dakinin birebir eşi mi olması gerekiyor? Öyle olursa, yerini yadırgamaz mı? Ya görenleri yadırgatmaz mı? Yani ikna edebilir mi “doğru yerde olduğuna”? Bunca sorunun sezdireceği (hatta, muhtemelen, gözünüze sokarcasına ifade ettiği) gibi, ben yerli mimarın işinin yabancı mimarın projesini birebir uygulamak değil, çevresine uyarlamak olduğuna inananlardanım.

Tanrı ve Allah meselesine dönecek olursam, uzun dilbilim tartışmaları gerektiriyor, fakat ben kısaca değineceğim. Tanrı ve Allah ayrı değerlere sahip Türkçede, eyvallah, ama çakıştıkları, eşdeğerli kullanıldıkları da vaki… Misal, Kuran’ı Türkçeye ilk çeviren, adını bilmediğimiz mütercimler Arapça metinde Allah kelimesinin geçtiği yerlerde “Tanrı” demekte beis görmemiş.[2] Keza Fransızca-Osmanlıca sözlüklere bakacak olursak, dieu için “tanrı, rab”den önce “Allah” yazmaya çekinmemişler.[3] Tersinden alırsak, lise yıllarında (–“Yok canım, 1930’lar değil.”) okuduğum Yuhanna İncili’nin ilk ayetleri “İptida kelam var idi ve kelam Allahla idi ve kelam Allah idi” şeklindeydi. Daha da ilginç bir örnek geliyor aklıma: Hüseyin Cahit Yalçın Anatole France’ın Les Dieux ont soif romanını “Allahlar Susamışlardı” diye çevirmiş (Remzi Kitabevi, 1939). Yanlış mı? Bence, kısmen. Allah kelimesi tanrı ile eşdeğerli kullanıldığı için değil, Türkçede (ve Arapçada) Allah kelimesinin çoğulu olmadığı için.

Türkçenin uzak ve yakın geçmişinde bu iki kelimenin eşdeğerli kullanıldığını bilince, insanın içinden “Allahaşkına, Batı dillerinden yapılan çevirilerde neden ‘Allah’ denmesin ki ?” diyesi geliyor. Hatta, bir adım ileri gidip, “Allahım, yoksa Batı dillerinden çevirilerde Allah kelimesine uygulanan boykot, tanrı evi, tanrı misafiri veya tanrı kelamı gibi deyimlere İslamcıların uyguladığı boykotun simetrik (‘laikçi’) ikizi mi?” gibi bir soru geliyor aklıma. Kelime tercihleri üstüne düşünmeyi sevenler,  çevirilerde Allah – tanrı/Tanrı karşıtlığının “psiko-sosyo-lengüistik” temellerine kafa yorabilir. Fakat, Allah affetsin, şeytan mı dürtüyor nedir, bu keşmekeş ve disiplinsizlik karşısında, benim aklıma “Son yıllarda davetli oldukları iftarlarda ‘Hepimiz aynı Allah’a inanıyoruz’ gibi sözler eden veya Türkçe konuşan cemaatlerine hitap ederken ‘Allah’ lafz-ı kerimini kullanan haham veya papazların başıboşluğuna son verecek bir otorite yok mu, alla’sen?” sorusu geliyor (alkışlarla birlikte “Nerde bu devlet, nerde?” haykırışları arasında).  

Allah-tanrı çekişmesinin ideolojik doğasıyla ilgili bu kısacık nottan “celle celaluhu”nun sularına ilerlemek istiyorum. Çeviriyi veya çeviri çalışmalarını (kimileri Frenkçeden mülhem “çeviribilim” diyesiler) meslek edinenlerin dillerine pelesenk ettikleri bir “Kararını ver, kararını savunabil!” buyruğu vardır ki, “Savunabildiğin karar doğrudur” önkabulünü içerimler (– “Öyle değil mi, Jacques?” – “Evet, bu doğru.”). Buyruk da önkabulü de doğruluğun herhangi bir nesnel mihenktaşının olmadığının kabul edildiği bu çağda, doğruluk/hakikatin ancak söylemsel olarak (yani gidimli mantıkla, yani tümdengelimsel olarak) inşa edilebileceği ön-önkabulüne dayanır.

Bu durumda “celle celaluhu” kararının savunulması, içinden çıktığı söylemin (“çeviri anlayışı”nın) açıklanması demektir. Bu söylem de, yukarıdaki mimari metaforundan da anlaşılacağı üzere, tercümenin kelimeleri “çevirmek”ten ibaret olmadığı, aynı zamanda “belli bir” yerelleştirmeyi içerdiği aksiyomu üstüne kuruludur. (Tabii, bu “belli bir”in nereye kadar uzandığı sorusu sorulacaktır hemen külyutmaz okur tarafından. – “Sabır, sabır, Jacques, bir iki paragraf sonra geleceğim.”) Aksiyom, yani “ya alırsın ya da gidersin” durumu. Sadık çeviri/”hayın” çeviri karşıtlığı veya yerelleştir/yerelleştirme buyrukları, vb. bir bakıma çevirinin Kantçı antinomileridir: Karşıtlıkların her iki ucu akla eşit uzaklıktadır; seçilecek veya seçilen ucun yegâne temeli, damarlarımızda akan asil kan değil tabii, şahsi doxa’mızdır alimallah. Bu durumda doğruluğun ölçütü, bu uçlardan biri üstüne tutarlı bir söylemin (daha doğrusu, bu örnekte, pratiğin) inşa edilip edilmediği olur.

Felsefi zeminin üstüne bir kat dilbilim atmamıza, külyutmaz olduğu kadar sabırlı da olabilen okur izin verecektir. Dilbilimin genç ve gelecek vaat eden dallarından biri (söylem analizi, onun dalı metin dilbilimi ve onun altdalı metin anlambilimi), zeki bir insanın biraz düşünerek söyleyebileceği bir şeyi uzun araştırmalar sonucunda öne sürdü: Anlamın bileşenlerinden biri, metin (/söylem) türüdür – yani bir sözcenin anlamını kavrayabilmek için metin/söylem türünü bilmek gerekebilir: Örnek, kara kışın ortasında Sibirya’da “Hava da amma sıcakmış be!” diyen birinin sözünü doğru anlayabilmek için, ironik bir söylemin söz konusu olduğunu “bilmek”. 

Türe özgü kısıtlamalara metnin kendine has kısıtlamaları da eklenince genel ilkenin güttüğü çeviri pratiğinin akacağı mecra şekillenir: Söz oyunları üstüne kurulu bir metin söz konusu olduğuna göre, çevirinin kelime kelime veya cümle cümle örtüşmesi değil, söyleyişlerin örtüşmesi hedefi çevirmen için bu metnin çevirisinin olanaklılık koşuludur. Böyle bir durumun da epey bir “yeniden yazma” (uyarlama) anlamına geldiği ve öteki türlü çevirinin imkânsız olduğu aşikâr. “Yeniden yazma” fikri birilerinin tüylerini diken diken edebilir, ama çevirmenin savunabildiği karar olduğu sürece, tartışma yolları kapalı görünüyor (–“Take it or leave it, Jackie!”).

Söz oyunları üstüne kurulu bir parodi metninin “yerelleştir” aksiyom–buyruğuna dayalı çevirisinde “Yüksek, Pek Yüksek Komutanlığa (celle celaluhu) gibi bir çeviri, kendi mantığı içinde tutarlıdır. “Pek” zarfından da anlaşılacağı üzere,[4] ironik bir cümlenin yerelleştirilmesi söz konusu...  (–“Sevgili Georges, İstanbul’a senin şu Pırpır kulesinin bir benzerini dikmemi istemişsin son mektubunda... Bilmem haberin var mı ama, bizim burada kulelerin üstüne kubbe korlar... Ne dersin kondurayım mı üstüne bir kubbe?” – “Koy baba, koy, başıkabak kalmasın. Adieu” – “Tamamdır, üstat, sen de Allah’a emanet ol öbür tarafta!”)

Hani yerelleştirme de bir yere kadar demiştim yukarıda ya, külyutmaz okur sabırla bekliyordur ne diyeceğimi… Vallahi, bana kalırsa, özel isimler bile yerelleştirilebilir. Bunu belirleyecek olan metnin (söylem) türü ve çevirmenin kararı olacaktır. Doğma büyüme Montparnasse’lı Pollak Henri’nin adını “Paytak Harun” yapmak iyi bir “karar” olmayabilir belki, ama T. S. Eliot’ın Old Possum’s Book of Practical Cats’indeki Macavity veya Old Gumbie Cat yahut Cat Morgan gibi isimleri –çocuklar da okuyacağı için– değiştirmekte ben artık (heyhat!) beis görmüyorum – tıpkı Ahmet Vefik Paşa, Don Giovanni’yi “Don Cüvani” yapmakta beis görmediği gibi.

Çeviri gibi yerel/mevzi/lokal pratikler için genel-geçer/evrensel kurallar, doğrular/yanlışlar vaz edecek bir teori kurmak zor görünüyor. “Savunabileceğin kararı ver” buyruğu ondan. (–“Ama bu buyruğun akacağı mecrayı metin/söylem türü ve söz konusu metnin özgül nitelikleri belirliyor, öyle değil mi, Jacques?” – “Vallahi, aynen öyle… Allah selamet versin, kardeşim.”)  

Savaş Kılıç

Sıcak Nal dergisi

 

 



[1] Remzi Kitap Gazetesi’nin Ağustos 2010 sayısında yayınlanan Ayşe Başçı imzalı “ ‘İslami’ Zeytinyağlı Yaprak Sarması” (http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=8&yil=2010&bolum=9) başlıklı yazıyı okuyunca kafama üşüşen, polemik niyetiyle kaleme alınmamış olsa da ister istemez polemik nitelikleri olan düşünceler. Başçı aynen şöyle yazmış:

 

En son Georges Perec’in “Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?” adlı kitabını okudum. Baştan sona gülümseyerek okuyacağınız, bildiğiniz kalıpları bir yana bırakıp kendi sistemini kuran, sadece eğlenceli değil, aynı zamanda da insanı “gerçekten, böylesi de mümkün” diye düşündüren bir kitap. Çevirmen Cemal Yardımcı’nın çevirisi de son derece akıcı. Tek bir yerde takıldım: “Yüksek, Pek Yüksek Komutanlık (celle celaluhu) tarafından alınan karara göre…” (s. 15) İslam inancında Allah’ın yüceliğini dile getirmek için kullanılan bu “celle celaluhu”nun Perec’in kitabında ne işi olabilirdi? İfadenin Fransızcasını bilmiyorum, ama bu tercihin bir açıklaması olması gerektiğini düşünüyorum.

 

[2] Örnek mi, bkz. Aysu Ata’nın Türkçe İlk Kuran Tercümesi (Ankara: TDK, 2004) dizinindeki tanrı maddesinde bulunacak saymaya üşendiğim “sayısız” örnek. Türkçe’nin kilit kavramları çerçevesinde tanrı kelimesinin tarihi üstüne kapsamlı bir araştırmayı bitirmek üzere olduğum için, 20. yüzyıla kadar onlarca benzer örnek verebilirim; ama yazıyı şişirip doğasını değiştirmeyelim. 

[3] Mesela, Mehmed Fuad, Fransızcadan Türkçeye Yeni Lugat / Nouveau dictionnaire français-turc, İstanbul, 1310/1895. 

 

[4] Türkçede, günümüz Türkçesinde, “pek” zarfı büyük çoğunlukla olumsuz cümlelerde kullanılıyor (krş. “Pek beğenmedim”  vs. “Pek beğendim”), olumlu cümlelerde kullanıldığında belirgin bir “ironi” edası katıyor genelde. 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !