KiTABE

10/10/2009 - İroni, İstihza, Alaysama

İroni, İstihza, Alaysama

 

Grand Robert, ironie/irony teriminin Yunanca “bilmezden gelerek sormak” eirônia sözcüğünün XIII. yy sonunda görülen Latince karşılığı ironia’dan geçtiğini belirtiyor. Eirônia, Sokrates’in Platon’ca aktarılan diyaloglarında, hasımlarını alt etmek için, kendi ayaklarıyla tuzağa düşürmek için başvurduğu tekniğin adı – bu nedenle Fransızca’da özel olarak ironie socratique diye bir terim kullanılmış. Yunan ve özelde Aristoteles retoriğinin Arapça’ya uygulanması üzerine kurulu geleneksel belagatimizde eirônia’nın karşılığı, lise edebiyat derslerinde bize bir “söz sanatı” veya “edebî sanat” (san’at: Yun. tekhnê, Fr. technique) olarak öğretilen tecâhül-i ârifâne’dir (eirônia’nın ilk Latince karşılığı olan dissimulatio “sakla(n)ma, örtme” de sorunun arkasına gizlenen niyeti akla getiriyor). Öyleyse, ironie socratique veya tecâhül-i ârifâne, retorik soru diye adlandırılan “yanıt beklemeksizin, soranın görüşünü onaylamaya dönük veya sorulan kimsenin görüşünü gözden geçirmesine yönelik” soru tipiyle benzerlik taşır. Gece geç saatte eve dönüp, sessizce kapının kilidini çeviren delikanlıya “Saat kaç oğlum?” diye soran baba veya müvekkilinin parlak öğrenciliğini, pırıl pırıl kişiliğini uzun uzun anlattıktan sonra jüriye dönüp “Bu gördüğünüz melek yüzlü adam o suçu işlemiş midir?” dercesine ellerini iki yana açan avukat, retorik bakımdan, Sokrates’in ironisinin bir örneğini verebilir, ama yalnızca ironie socratique terimi bile ironi’nin modern çağlarda Socrates’in retorik sorularından farklı bir değer kazandığını düşündürmeye yeter.

Nitekim Oxford’un tarihsel sözlüğü, sözcüğün İngilizce’de bilinen ilk kaydının (1502) Sokrates’in kullandığı retorik tekniğini anlattığı, ama 17. yy’ın ortasından itibaren (tam olarak 1649) mecaz anlamla “olayların beklentilerle alay edercesine çelişkili sonucu” anlamını taşımaya başladığını kaydediyor; bu anlamı Fransızca’da ironie du sort (Şemsettin Sami’nin tercümesiyle “cilve-i kader”), İngilizce’de ise 1884’te kayda geçirilen irony of time “zamanın acı alayı” deyimleri ifade ediyor. Sözcüğün Fransızca’da Littré’nin anıtsal sözlüğündeki tanımıyla “anlaşılması istenenin tersini söyleyerek takınılan alaycı tutum” anlamı da, söz konusu deyimin içerimlediği anlamdan gelişmiş olabilir. Pascal’ın Taşra Mektupları’ndaki (1656-57) şu cümlesi tarih itibariyle bu iki anlamın birbirine ne kadar yakın olduğunu gösteriyor: (...) dans les premières paroles que Dieu a dites à l'homme, depuis sa chute, on trouve un discours de moquerie, et  une ironie piquante,  selon les Pères “Düşüşünden sonra Tanrı’nın insana dediği ilk sözlerde, Kilise babalarına göre, alaycı bir söylem, acı bir ironi bulunuyor” (PASCAL, Les Provinciales, XI). Böylelikle sözcüğün, Oxford’un tanımıyla “ayrıcalıklı bir muhatap kitlesi için bir iç anlamı, doğrudan ilgililer içinse farklı bir dış anlamı olan özgül dil kullanımı” manası gelişir. Fransızca şu örnekte, bu anlamın samimi bir tanığını buluyoruz: On disait devant celui-ci  (Leconte de Lisle)  que Victor Hugo était bête. L'auteur des  Poèmes barbares,  qui précisément devait tout son excellent métier à Hugo, répondit derrière son monocle : «Oui,  mais  bête comme l'Himalaya», ce qui, sous l'ironie voilée imperceptible aux imbéciles, signifie exactement le contraire “Onun (Leconte de Lisle) önünde Victor Hugo’nun aptal/hayvan olduğu söyleniyordu. Parlak kariyerini Hugo’ya borçlu olan Barbar Şiirler’in yazarı, monoklunun arkasından şöyle yanıt verdi: ‘Evet, aptal/hayvan, ama Himalayalar gibi– beyinsizlerin anlamayacağı ironi örtüsünün altında bu ifade tam tersini anlatır [dev bir canlı]” (Émile HENRIOT, Les Romantiques, s. 95). Bu “söylediğinin tersini kastederek alay etme” davranışının sıklığı, Fransızca’da önce kişiler daha sonra toplumlar için bir mizaç olarak ironie’den söz etme olanağını vermiş; örneğin Stendhal: (...) le général disait beaucoup de mal de la société française composée d'êtres secs chez lesquels le plaisir de montrer de l'ironie étouffe le bonheur d'avoir de l'enthousiasme (...) “General kuru, yavan varlıklardan kurulu Fransız toplumu için kötü şeyler söylüyordu: bu kuru varlıklarda ironi gösterme zevki coşkuya sahip olma mutluluğunu boğuyormuş” (STENDHAL, le Rose et le Vert, I).

 

Türkçe Serüveni

Peki ironie/irony sözcüğü, Batıyla temasımızdan sonra, Türkçe’de nasıl karşılanmış... İlk bakabileceğimiz kaynak, Şemsettin Sami’nin Kâmûs-ı Fransevî’sinde ilgili maddeler şöyle:

 

Ironie istihzâ: une amère ironie acı bir istihzâ. Ironie du sort cilve-i kader, tâli’.

Ironique istihzâlı, istihzâ-âmîz. Réponse ironique istihzâ-âmîz cevâb.

Ironiquement istihzâ tarîkiyle, müstehziyâne. (c. II, 1295)

 

Burada ilk dikkati çeken şey, Sokrates’le özdeşleştirilen retorik tekniği anlamının yer almaması. İkinci olarak, Şemsettin Sami üstadımızın bulduğu kaderin cilvesi, talihin cilvesi, buradan analojiyle kurulan tarihin cilvesi gibi karşılıkların dilimizde hâlâ kullanılması, iyi bir sözlükçünün diline nasıl hizmet edebildiğini göstermesi bakımından önemli. Ancak istihzâ’nın ne kadar yeterli bir karşılık olduğunu sormamız gerek. Bu durumun en iyi göstergesi, Sir William James Redhouse’ın Osmanlıca-İngilizce sözlüğünde istihzâ maddesinde verilen karşılıklar arasında irony’nin bulunmaması olmalı:

 

İstihzâ A ridiculing; a mocking; a jeering. İstihzâ etmek to ridicule; to mock; to jeer at. (s. 106)

 

Redhouse’un tanımına bakılırsa, istihzâ’da “tersini söyleme” anlam bileşeni olmayıp yalnızca “alay etme” temel motifi vardır.[1] Buna karşılık, “feylesof” Rıza Tevfik Abdülhak Hâmid ve Mülâhazât-ı Felsefiyesi’nde (1918) ironie sözcüğünü kullandıktan sonra bir dipnotta şu açıklamayı veriyor:

 

Bu ironie tâbirinin hakkıyla bizde mukabili yoktur veyahut ben bilmiyorum. Benim bundan kasdettiğim mefhum Socrates’in bu kelimeye verdiği mânâ değildir. Âdi manasıyle kullandım... “Alay” demek istedim. Kelime vâkıa Socrates’indir ve tarih-i felsefece mühimdir. (s. 151) 

 

Rıza Tevfik’in istihza’yı kullanmaması dikkat çekici. Öte yandan, sırf kastı “alay” ise, ironie terimine başvurmasına gerek olmayacağından, üstü örtülü olarak, ironie’nin “alay”dan ibaret olmadığını kabul ettiği anlaşılıyor. Bağlama bakacak olursak, Hâmid’in ölümden sonraki hayatı reddedenlere karşı delil olarak bu dünyanın varlığını öne sürmesini feylesof “ironie” olarak niteliyorsa, yani “Öbür dünya yok, demeyin; bu dünya olacak şey mi, ama var” argümanı, ironi ise; burada ne Sokrates’in “tecâhül-i ârifâne”si ne de “tersini söyleyerek alay etme” anlamı söz konusu; olsa olsa, sözcüğün burada Şemsettin Sami’nin sözlüğünde yer verdiği réponse ironique “alaylı cevap, alaycı yanıt” anlamı taşıdığı düşünülebilir.

            Alay sözcüğünün ironie’yi karşılamaya yetmeyeceğinin en açık kanıtı, daha sonraları alaysama’nın türetilmesi olmalı. Fakat önce alay’ın kökeni ve anlamı üzerinde duralım. Hiç tereddüt etmeden bakacağımız ilk kaynak olması gereken TDK’nın Türkçe Sözlük’leri, çoğu zaman olduğu gibi, acı alaya elverişli açıklama ve örnekler sunuyor: Güncel Türkçe Sözlük’e (http://tdkterim.gov.tr/bts/?kategori=veritbn&kelimesec=10750 ) göre “Bir kimsenin, bir şeyin, bir durumun, gülünç, kusurlu, eksik vb. yönlerini küçümseyerek eğlence konusu yapma” anlamlı sözlük girdisi (alay II), Rumca kökenli imiş. Oysa TDK’nın yıllar yılı kökenbilim uzmanı olarak çalışan üyesi Hasan Eren’in Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü’ne göre, “herhangi bir törende veya gösteride yer alan topluluk” veya “askeri topluluk birimi” anlamlı sözlük girdisi (TDK’nın sözlüğüne göre alay I) Rumca kökenlidir (s. 8). Bu durumda, hiçbir açıklama bulunmadığına göre, biz birtakım varsayımlar geliştireceğiz: 1. TDK’nın şimdiki sözlük kurulu eski üyesinin etimolojisini yanlış kabul etmektedir; veya 2. bu etimolojiyi bilmemekte veya dikkate almamaktadır; 3. TDK alay II’nin alay I’den (ya da tersi) geliştiğini varsaymaktadır – ama bu durumda bir açıklama olması gerekirdi ki, heyhat TDK’nın sözlükçülük anlayışı bu tür açıklamalara elvermiyor!

            Türkçenin tarihsel bir sözlüğü de olmadığına göre, araştırmamızı kendimiz yapmak zorundayız. Dilimizin 20. yy’da hazırlanmış en önemli sözlüğü olan Sir Gerard Clauson’ın An Etymological Dictionary of Pre-thirteenth Century Turkish’de alay maddesi yer almadığına göre, eşsesli sözcüklerin en erken 13. yy’dan (yani Anadolu’ya yerleşip Yunan kültürüyle birbuçuk yüzyıl kadar temas ettikten) sonra dilimizde kullanılmaya başladığını varsayabiliriz. Divânu Lugati’t-Türk’de “alay etme” anlamını taşıyan iki farklı sözlük girdisi var: elikle- (I. 307) ve yaltga-/yoltga- (III. 432). Öyleyse, Eski Anadolu Türkçesinin (XIII-XV. yylar) sözvarlığını tespit eden Tarama Sözlüğü’nde alay maddesiyle karşılaşabiliriz. Nitekim böyle bir madde varsa da, yalnızca Rumca kökenli olduğu kabul edilen “topluluk” anlamlı sözlük girdisi tespit edilmiş (Yeni Tarama Sözlüğü, s. 7).[2] Osmanlıca sözlükçüleri (Meninski, Ahmet Vefik Paşa), 19. yy’ın sonuna kadar, bugün eşsesli olan iki ayrı sözcüğün yalnızca topluluk anlamı taşıyanına yer veriyor; “ciddiye almama, dalga geçme” anlamının izine en erken Redhouse’da (1890) “topluluk” anlamı açıklanan sözlük girdisinde alay geçirmek deyiminin ikinci anlamı olarak rastlıyoruz: “To pay no attention to” (kulak asmamak, dikkate almamak, önem vermemek). Bu anlamla ilk sözlük kaydı, Cumhuriyet döneminde, Hüseyin Kâzım Kadri’nin Büyük Türk Lügati’nde (1927) bulunabiliyor; “topluluk” anlamı uzun uzun örnekleriyle açıklandıktan sonra, en sonunda küçücük bir not eklenmiş: “– âmiyâne – eğlenme, istihzâ” (c. I. 125). Öyleyse, Redhouse’un dolaylı biçimde yer verdiği, Rıza Tevfik’in 1918’de kullandığı bu anlamın, Şemsettin Sami’nin Kâmûs-ı Türkî’sinde (1901) yer almamasının nedeni, bu “âmiyâne”lik, kabalık veya argoluk olmalı. Çıkarılabilecek ikinci sonuç da, alay’ın istihza’ya yakın anlamının 19. yy’ın sonlarında alay “topluluk”un çeşitli kullanımlarından gelişmiş olduğu varsayımıdır. TDK’nın yukarıda belirttiğimiz üstü kapalı bu varsayımı, günümüz sözlüklerinden Ayverdi’nin lugatinde Ahmet Topaloğlu tarafından hazırlanan kökenbilgisi bölümünde açıkça belirtilmiş: “ ‘Kalabalık, topluluk’ mânâsındaki alay kelimesinden anlam kaymasıyle”. Ancak bu anlam kaymasının nasıl olduğunun açıklanmaması, “tarihî” olduğu iddia edilen bir sözlük için kabul edilemeyecek bir eksik.    

            Alay sözcüğünün ironie/irony terimini karşılamaya yetmeyeceği konusunda yukarıda Rıza Tevfik’in görüşünü okumuştuk. Buna benzer ikinci bir görüşü, M. Namık Çankı Büyük Felsefe Lügatı’nda (1958) istihza ve saraka terimlerinin ikisinin de Socrates’in öğretme vasıtalarından biri olan ironie’yi karşılamaya uygun olmadığını belirterek, ifade ediyor. Fakat Çankı 20. yy’da taşıdığı anlamı da açıklamaktan geri kalmaz: “Kullanılan ve çağdaş mâna, nakızı ile tesmiyenin bir nevi istihza veya ayıplama niyetiyle serahaten söylenerek söylenilmek isteneni anlatma” (c. II. 308).

            Bu durumda alay sözcüğünün ironie’yi karşılamaya yetmeyeceğine ilişkin genel bir yargı bulunduğu ve TDK’nın alay’dan türetilen bir terimle sözcüğü karşılamaya çalıştığı tahmin edilebilir. Nitekim bugün yazı dilinde ironi kadar yaygın olmasa da alaysama teriminin de kullanıldığına tanık oluyoruz. Ancak, görebildiğim kadarıyla, terim ilk olarak 1975’te Bedia Akarsu’nun Felsefe Terimleri Sözlüğü’nde alaysılama biçiminde yer almıştır. Herhalde bu biçimin biraz uzun – ve belki sesletilmesi güç olduğu düşünüldüğünden – alaysama biçimi ortaya çıkmış ve bir ölçüde yaygınlaşmıştır. Fakat karşılık herkesi tatmin etmemiş olacak ki, yine TDK’nın yayınladığı Özdemir Nutku’nun Gösteri Sanatları Terimleri Sözlüğü’nde (1983) “Etkiyi artırmak için tersini söyleyerek biriyle ya da bir olayla alay etme” tanımıyla birlikte tersinleme karşılığına yer verilmiş. Bu terim, belki yapıca Türkçeye uygun görünmemesinin (ters’ten, hiç var olmayan bir ad türetim ekiyle: ters+in) etkisiyle, dolaşıma pek girmemiş ve yaygınlık kazanamamış. Oysa alaysama karşılığının hem ironie’nin “alay”cı yanını hem de Socrates’in alaya almak istercesine (ki Türkçe karşılığın yapıca taşıdığı anlam budur) “tecâhül” ile sorarak öğretme tekniğini karşılamak için son derece uygun olduğu ve daha çok yaygınlaşmayı hak ettiği söylenebilir.

 

Savaş KILIÇ

Cogito, Sayı: 57 / Kış 2008

 

 

Kaynaklar

 

Ahmet Vefik Paşa (1876) Lehçe-i Osmanî. Haz. R. Toparlı. Ankara: TDK, 2000.

Akarsu Bedia (1975) Felsefe Terimleri Sözlüğü. Ankara: TDK (2. basım 1979).

[Bölükbaşı] Rıza Tevfik (1918). Abdülhak Hâmid ve Mülâhazât-ı Felsefiyyesi. Haz. Abdullah Uçman. İstanbul: İÜ. Edebiyat Fak, 1984.

Clauson Gerard (1972) An Etymological Dictionary of Pre-thirteenth Century Turkish. Oxford: Clarendon.

Çankı M. Namık (1958) Büyük Felsefe Lügatı. İstanbul. III cilt.

Le Grand Robert de la langue française, Alain Rey’nin yönetiminde. Paris : Robert. 2. basım, VI cilt.  

[Kadri] Hüseyin Kâzım (1927) Büyük Türk Lugati. İstanbul : Maarif Vekâleti.

Meninski, Franciscus à Mesgnien (1680) Thesaurus Linguarum Orientalium Turcicae - Arabicae - Persicae = Lexicon Turcico - Arabico – Persicum. (1680 tarihli ilk baskısından tıpkıbasımı hazırlayan Mehmet Ölmez) İstanbul : Simurg. 2000. VI cilt.

Nutku Özdemir (1983) Gösterim Sanatları Terimleri Sözlüğü. Ankara: TDK.

Oxford English Dictionary. Haz. John Simpson ve Edmund Weiner Oxford: OUP. 2. basım, XX cilt.

Redhouse W. J. Sir (1852) Müntehebât-ı Lugat-ı Osmâniye (1285/1868-69 tarihli 4. baskı)

Redhouse W. J. Sir (1890): A Turkish and English Lexicon. (Tıpkıbasım: Beyrut, 1987).

Şemsettin Sami (1882-83) Kâmûs-ı Fransevî. İstanbul: Mihran. 4. basım, 1905. II cilt. 

Şemsettin Sami (1901) Kâmûs-ı Türkî. İstanbul: Enderun Kitabevi (Tıpkıbasım: 1989).         

Yeni Tarama Sözlüğü. Haz. Cem Dilçin. TDK: Ankara.



[1] Osmanlı Türkçesinin Tanzimat’tan sonraki ilk sözüklerinden olan ve muhtemelen Redhouse’un yazmış olduğu (Müntehebât-ı Lugat-ı Osmâniye’de istihzâ (1285/1868-69 tarihli 4. baskı) gibi bir maddenin bulunmaması da düşündürücü.  

 

[2] EAT’de “Alay, şaka” anlamında kengel sözcüğünün kullanıldığı anlaşılıyor (YTS, 134; Süheyl ü Nevbahar 5473)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Kitap mitap.

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
e-posta